Adalet Partisi ve Süleyman Demirel ( 1965 - 1971 )

 

Süleyman Demirel

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi ve toplumsal yapısında derin bir kırılma yaratarak yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır. Bu dönem, askeri vesayet altında sivil siyasete dönüş arayışlarının, yeni anayasal düzenin getirdiği özgürlüklerin ve bu özgürlüklerin yarattığı toplumsal dinamiklerin şekillendirdiği çalkantılı bir on yıla damgasını vurmuştur. 27 Mayıs'ı takip eden süreç, bir yandan iktidarı en kısa sürede sivillere devretme arzusu, diğer yandan ise ülkenin yeniden siyasi kargaşaya sürüklenmesi endişesi arasında sıkışan ordunun, siyasal alanı yeniden dizayn etme çabalarına sahne olmuştur. Bu çabanın merkezinde, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) siyasi mirasının tasfiyesi ve yeniden canlanmasının engellenmesi hedefi yatıyordu. Yassıada'da DP'li siyasetçilerin yargılanması kamuoyunda büyük yankı uyandırırken, Milli Birlik Komitesi (MBK) ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yaptıkları açıklamalarla DP'nin devamı niteliğindeki oluşumlara karşı sert uyarılarda bulunuyordu. Bu ikilemlerle dolu siyasi atmosfer, 1960'lar boyunca Türkiye'nin siyasal ve toplumsal hareketlerinin temel dinamiklerini belirleyecekti.

Bu karmaşık atmosferde siyasi sahneye çıkan Adalet Partisi (AP), Demokrat Parti'nin (DP) mirasını devralarak toplumsal meşruiyet arayışının ve siyasi istikrar vaadinin merkezi haline geldi. 1965-1971 dönemi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çelişkili ve dinamik kesitlerinden birini oluşturur. Bir yanda planlı kalkınma hamleleri, devasa altyapı projeleri ve ekonomik büyüme ile "Büyük Türkiye" idealinin yeşerdiği bir atılım dönemi; diğer yanda ise bu ilerlemenin gölgesinde tırmanan toplumsal gerilimler, keskinleşen siyasi kutuplaşma ve sivil siyaset üzerindeki ordu vesayetinin yarattığı kronik bir kriz hali yaşanmıştır. AP'nin bu karmaşık döneme nasıl liderlik ettiğini ve Süleyman Demirel figürünün bu yükselişteki rolünü anlamak, modern Türkiye siyasetinin temel dinamiklerini kavramak açısından kritik bir öneme sahiptir.

Adalet Partisi (AP), 27 Mayıs sonrası siyasi arenanın en dikkat çekici aktörü olarak ortaya çıkmıştır. Kuruluş amacı, en başından itibaren DP tabanına seslenmekti. Partinin ismi, Yassıada yargılamaları ve sonrasında DP'lilere yönelik muamelelere bir tepki olarak, yaşanan "adaletsizliklere karşı" bir duruşu simgelemek üzere özenle "Adalet Partisi" olarak belirlenmiştir.

AP'nin kısa sürede ülke çapında örgütlenmesini sağlayan temel faktörler şunlardı:

·        DP Teşkilatlarının Desteği: AP, DP'nin eski il ve ilçe teşkilatlarının çalışmaları sayesinde beklenmedik bir hızla tüm Türkiye'de örgütlendi.

·        Toplumsal Tepki: DP liderlerine yapılan muamele ve Yassıada yargılamaları, halk nezdinde bir mağduriyet algısı yaratmış ve bu durum AP'ye yönelik sempatiyi artırmıştır.

AP, ilk dönem politikalarında kendisini DP'nin son yıllarındaki baskıcı anlayıştan ayırmaya özen göstermiştir. Partinin temel politikaları şu şekilde özetlenebilir:

·        Özgürlükçü Duruş: DP'nin son dönemlerindeki baskıcı politikaların aksine, daha özgürlükçü bir anlayış benimsenmiştir.

·        Millet İradesi Vurgusu: Ordunun siyasete müdahalelerine karşı "millet iradesi" kavramı öne çıkarılarak meşruiyetin kaynağının halk olduğu vurgulanmıştır.

·        Askerle Ortak Payda Arayışı: Batılılaşma yanlısı, Atatürkçü ve anti-komünist bir politika izlenerek ordu ile ortak bir zeminde buluşulmaya çalışılmıştır.

AP'nin kurucu kadrosu, ordunun tepkisini çekmemek adına dikkatli bir stratejiyle oluşturulmuştur. Kamuoyunun tanıdığı tek isim, emekli orgeneral Ragıp Gümüşpala idi. Gümüşpala'nın liderliği, ordu nezdinde bir denge unsuru olarak görülmüş, bu sayede partinin askeri müdahalelerden korunabileceği düşünülmüştür. Ancak Gümüşpala'nın 6 Haziran 1964'teki ani ölümü, partiyi bir liderlik arayışına itti ve Türk siyasetinde yeni bir sayfanın açılmasına zemin hazırladı. Gümüşpala'nın vefatının ardından başlayan liderlik yarışında en güçlü iki aday, teşkilatçı kimliğiyle öne çıkan ve muhafazakâr kanadı temsil eden Saadettin Bilgiç ile Menderes döneminde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü yapmış, "Barajlar Kralı" olarak tanınan teknokrat Süleyman Demirel'di. Süleyman Demirel, rakibi Saadettin Bilgiç'e karşı belirgin farklarıyla öne çıktı. Demirel'in profilini şekillendiren temel unsurlar şunlardı:

·        Kökeni: Isparta İslamköylü, alt-orta sınıf bir ailenin çocuğu olması, elit bir aileden veya askeri okuldan gelmemesi ona "halkın içinden çıkmış bir lider" imajı kazandırdı. Bu imajı siyasi kariyeri boyunca başarıyla kullandı. Güçlü hafızasıyla tanıştığı kişileri unutmaz, delegelerle ve seçmenlerle yakından ilgilenir, tekrar karşılaştıklarında kendileriyle ilgili sorular sorarak herkesi şaşırtırdı.

·        Kariyeri: İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu, başarılı bir inşaat mühendisi ve Menderes döneminde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'ne kadar yükselmiş bir teknokrattı. "Barajlar kralı" lakabıyla anılması, onun kalkınma ve icraat odaklı bir lider olduğu algısını güçlendirdi.

·        Siyasi Duruşu: Ordu ile uzlaşmacı, ekonomi konularında bilgili ve ılımlı bir profil çizdi. Rakibi Bilgiç ise kamuoyunda DP'nin intikamını almak isteyen aşırı milliyetçi ve muhafazakâr kanadın temsilcisi olarak görülüyordu.

·        Destekçileri: Bu uzlaşmacı ve ılımlı profili sayesinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, TSK'nın büyük bir kısmı ve basın gibi güç odaklarının desteğini arkasına aldı. Bu çevreler, AP'nin başına Bilgiç gibi sert bir isim yerine Demirel gibi yönetilebilir bir liderin gelmesini tercih ediyordu.

29 Kasım 1964’te yapılan AP Genel Başkanlık kongresinde, Demirel, Saadettin Bilgiç'e karşı ezici bir zafer kazandı. Türkiye'nin siyasi sahnesine Isparta'nın İslamköy'ünden çıkıp gelen bir "halk çocuğu" olarak adım atan Süleyman Demirel, "Çoban Sülü" lakabıyla halkla kurduğu bağı, "Barajlar Kralı" unvanıyla ise teknokrat kimliğini ve kalkınma vizyonunu simgeliyordu. 1960 darbesinin ardından gelen çalkantılı siyasi atmosferde, Demokrat Parti'nin (DP) mirasını devralan Adalet Partisi'nin (AP) başına geçen Demirel, mühendis kimliği ve uzlaşmacı tavrıyla hem halkın hem de devletin kilit kurumlarının umut bağladığı yeni bir lider olarak yükseldi. Genel başkan seçildikten sonra Demirel, ustaca "çift taraflı söylemler" kullanarak hem parti tabanını hem de devlet elitini memnun etmeye çalıştı. Bir yandan, halkın DP'ye "Demirkırat" demesinden esinlenerek parti amblemini "şaha kalkmış kır at" olarak değiştirerek DP'nin devamı oldukları mesajını verdi. Diğer yandan, eski MBK üyelerine ve askeri çevrelere, parti içindeki aşırıları ancak kendisinin dizginleyebileceğini söyleyerek onların desteğini güvence altına aldı. 

Süleyman Demirel'in liderliğinde Adalet Partisi'nin 1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelmesi, Türkiye için sanayileşme, refah ve "Büyük Türkiye" vaatleriyle dolu yeni bir dönemin kapılarını araladı. Bu dönem, bir yandan ekonomik kalkınma ve toplumsal refah artışıyla anılırken, diğer yandan yükselen toplumsal hareketler ve siyasi kutuplaşmanın getirdiği gerilimlerle 12 Mart 1971 askeri muhtırasına giden yolu hazırladı.

Demirel, 1965 seçim kampanyasını iki ana tema üzerine kurdu: komünizme karşı mücadele ve İslam ile dini değerlere vurgu. Seçim gezilerinde yöresel şivesini kullanmaktan çekinmeyerek, halk ağzıyla konuşarak "taşralı siyaset" anlayışını siyasete taşıdı. Bu üslup, halkın kendisini "içlerinden biri" olarak görmesini sağladı ve büyük bir sempati topladı.

Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi, 10 Ekim 1965 genel seçimlerinde %52,87 gibi ezici bir oy oranıyla 450 sandalyeli mecliste 240 milletvekili kazanarak tek başına iktidara geldi. Bu zafer, 27 Mayıs sonrası koalisyonlar dönemini sona erdiriyor ve Türkiye'de yeni bir tek parti iktidarı dönemini başlatıyordu. Seçimlerde uygulanan "Milli Bakiye" sistemi, 27 Mayıs öncesinin kutuplaşmış iki partili meclis yapısını kırarak, TİP gibi radikal seslerin dahi parlamenter sisteme entegre olduğu, ideolojik yelpazesi genişlemiş ancak daha parçalı bir yasama organı ortaya çıkardı. Bu sistem sayesinde Türkiye İşçi Partisi (TİP), %2,97 gibi düşük bir oy oranına rağmen 14 milletvekili kazanarak mecliste grup kurma başarısı gösterdi. Bu seçim zaferi, AP'ye "Büyük Türkiye" vizyonunu hayata geçirme fırsatı tanırken, aynı zamanda ülkeyi bekleyen çalkantılı yılların da başlangıcı olacaktı.

 

1965 Genel Seçim Sonuçları

Parti / Bağımsız

Toplam Oy

Oy Oranı (%)

Milletvekili Sayısı

Adalet Partisi (AP)

4921235

52,9

240

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)

2675785

28,7

134

Millet Partisi (MP)

582704

6,3

31

Yeni Türkiye Partisi (YTP)

346514

3,7

19

Bağımsızlar

296528

3,2

1

Türkiye İşçi Partisi (TİP)

276101

3

14

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)

208696

2,2

11

Demirel, ilk hükümetini kurarken parti içi dengeleri gözetmemesi nedeniyle bir güvenoyu krizi yaşadı. Hazırladığı Bakanlar Kurulu listesi parti içinde tepkilere yol açınca, bu hükümetin geçici olduğu ve ileride değişiklik yapılacağı sözünü vererek sorunu aştı ve 11 Kasım 1965'te güvenoyu alarak göreve başladı.

Demirel hükümeti, ekonomi ve dış politikada iddialı hedeflerle yola çıktı. "Büyük Türkiye" sloganı, bu dönemin kalkınmacı ve çok yönlü vizyonunu özetliyordu. bu vizyon, sivil siyaset üzerindeki askeri vesayetin gölgesinde ve artan toplumsal muhalefetin baskısı altında şekillenmek zorundaydı. Bu durum ülkeyi 12 Mart Muhtırası'na götüren iç dinamikleri besledi. AP hükümetlerinin ekonomi politikasının temel direğini, planlı kalkınma ve ithal ikameciliğe dayalı sanayileşme hamlesi oluşturuyordu. Bu strateji, bir yandan kendi sonunu hazırlayacak olan işçi sınıfının ve sol hareketlerin niceliksel büyümesine zemin hazırlarken, diğer yandan ülkenin üretim kapasitesini kökten değiştirmeyi hedefliyordu.

Temel İlkeler: Parti programlarında, özel sektörün teşvik edildiği liberal bir ekonomi anlayışı benimsenirken, aynı zamanda planlı kalkınma ile "Refah Devleti" hedefine ulaşılacağı vurgulanıyordu.

Uygulamalar ve Projeler: İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde, Türkiye'nin sanayileşmesi için kritik öneme sahip olan Keban Barajı, Ereğli Demir-Çelik Fabrikası ve Boğaz Köprüsü gibi devasa altyapı yatırımları bu dönemde hayata geçirildi.

Sonuçların Değerlendirmesi: Dönemin ekonomi politikaları, bir yanda rekor büyüme ve düşük enflasyon sağlarken, diğer yanda dışa bağımlılığı ve borçlanmayı artırarak çelişkili sonuçlar doğurdu. Cumhuriyet tarihinin yaklaşık % 7 gibi en yüksek büyüme hızlarından biri yakalanmış buna mukabil hızlı sanayileşme ve kamu yatırımları nedeniyle dış borçlanma artmıştı. Enflasyon dönemin koşullarına göre ortalama % 5 gibi düşük bir seviyede tutulurken, ithalatın artması ve ihracatın yetersiz kalması cari açığa yol açmıştı. Büyük altyapı ve sanayi projeleri ile ülkenin üretim kapasitesi arttırılırken, Ekonomik dengelerin bozulması 1970’de % 66 oranında devalüasyona neden olacaktı. 

Sanayi Öncelikli bir ekonomi modeli ve ithal ikameciliği politikası Koç ve Sabancı gibi İstanbul merkezli yerli burjvazinin güçlenmesine ve “beyaz eşya” gibi dayanıklı tüketim malları sanayisinin oluşmasına olanak sağladı. Koç Grubu'nun 1966'da üretmeye başladığı Anadol marka otomobil, montaj sanayisine dayalı olsa da yerli üretimin ve sanayileşme arzusunun en önemli simgesi haline geldi. 1966 yılında Koç Grubu bünyesindeki Otosan tarafından üretilen Anadol, Türkiye'nin başarısızlıkla sonuçlanan "Devrim" otomobili girişiminden sonra hayata geçirilen ilk özgün otomobil markasıydı. Dönemin ithal ikameci sanayileşme hamlesinin en güçlü sembollerinden biri olan araç, "Anadolu'nun bağrından çıkmış" hissi uyandırması ve yerli bir çağrışım yapması amacıyla bu adı almıştı. Yerli otomobil olarak takdim edilmesine rağmen tasarımı İngiliz şirketleri tarafından yapılmış, parçaları büyük oranda dışarıdan getirilerek montajı Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Ekonomik bir araç olması nedeniyle orta sınıftan büyük rağbet görmüş, satın almak isteyenler aylarca sıra beklemiştir. Ancak kaportasında kullanılan fiberglas malzemenin yarılınca samana benzemesi, halk arasında otomobilin “keçiler, inekler veya eşekler tarafından yendiği” yönünde mizaha konu olmasına neden olmuştu.

İthalata bağımlılığı arttıran bu ekonomik modeli Anadolu’daki geleneksel ticaret ve esnaf kesimini ise olumsuz etkiledi. Bu duruma bir tepki olarak, AP'nin desteklediği Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nde (TOBB) bir değişim yaşandı ve TOBB seçimlerini, Anadolu sermayesini temsil eden Necmettin Erbakan kazandı. Bu gelişme, Erbakan'ın daha sonra AP'den koparak Milli Nizam Partisi'ni kurmasına zemin hazırlayan siyasi bir çatlağın habercisiydi.

Tüm bunlara rağmen AP’nin ‘refah devleti’ vurgusu köylü için köye yol, su, elektrik; esnaf için ticari işletmesini büyütme imkânı; sanayici için dış rekabete karşı koruma; işçi için ise ücret artışları anlamına geliyordu. Bu kapsayıcı söylem, AP'nin geniş kitlelerden destek almasını sağladı.

Adalet Partisi, iktidarı boyunca ordu ile "uzlaşmacı bir denge politikası" izlemek zorunda kaldı. AP içindeki ılımlı kanadın Demirel ile birlikte etkin hale gelmesi ve meclisin çok partili yapısı, ordunun siyasete doğrudan müdahale etme eğilimini azalttı.

Bu dönemin en önemli siyasi olayı, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in rahatsızlanmasıyla başlayan Cumhurbaşkanlığı krizi oldu. Ordu, bu makamı bir sivile bırakmak istemiyordu. Uzun süren pazarlıklar sonucunda, AP ve CHP'nin işbirliğiyle Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle kriz aşıldı. Sunay 28 Mart 1966’da Cumhurbaşkanı seçildi. Bu olay ordunun siyaset üzerindeki vesayetini devam ettirme stratejisinin bir göstergesiydi. Sunay'ın Cumhurbaşkanı olması, Demirel hükümeti için de yararlı oldu. Ordunun sevip saygı duyduğu bir ismin Çankaya'da olması, ordu içindeki AP karşıtı havayı yumuşattı ve ihtilal söylentilerini azalttı. Bu uyum, ülkede yükselen sol hareketler karşısında AP ve ordunun anti-komünizm ortak paydasında buluşmasıyla daha da pekişti. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı Cemal Tural'ın silahlı kuvvetlere komünistlerle mücadele emri vermesi, AP'liler tarafından alkışlarla karşılandı.

Ancak bu başlangıçtaki uyum, AP'nin kendi içindeki bölünmelerin derinleşmesi ve ülkede toplumsal gerilimin tırmanmasıyla bozulacak, ordu ile ilişkiler yeniden gerginleşerek partiyi ve ülkeyi kaçınılmaz sona doğru sürükleyecekti.

Soğuk Savaş'ın en yoğun yaşandığı bir dönemde iktidara gelen Adalet Partisi, Türk dış politikasında da önemli bir dönüşüme imza attı. AP hükümeti, geleneksel Batı yanlısı dış politikayı sürdürürken, Türkiye'nin manevra alanını genişleten çok yönlü bir strateji izledi.

1964'te ABD Başkanı Johnson'ın, Türkiye'nin Kıbrıs'a olası bir müdahalesini engellemek için gönderdiği tehditkâr mektup, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kırılma noktası olmuştu. AP iktidarı, bu travmanın gölgesinde, ABD'ye yönelik kayıtsız şartsız bağımlılık politikasını terk ederek daha mesafeli ve pazarlıkçı bir tutum benimsedi.

Türkiye, Batı bloğundaki müttefikleriyle yaşadığı sorunlar karşısında dış politikasını çeşitlendirme yoluna gitti. Bu stratejinin en dikkat çekici adımı, Soğuk Savaş'ın karşı kutbu olan Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi oldu. Bu işbirliğinin somut bir sonucu olarak, Türkiye'nin ağır sanayi hamlesi için ihtiyaç duyduğu demir-çelik ve petrokimya gibi önemli tesisler, Sovyetler Birliği'nden sağlanan kredilerle kuruldu.

1967'de Kıbrıs'ta Rum saldırılarının tırmanması üzerine Türkiye askeri müdahalenin eşiğine geldi. Türk Hükümeti'nin kararlı tutumu üzerine ABD ve NATO'nun arabuluculuğuyla yürütülen diplomasi sonucunda Yunanistan, adaya gizlice gönderdiği birlikleri geri çekmeyi kabul etti ve kriz geçici olarak atlatıldı. Bu gelişme, Türkiye için önemli bir diplomatik zafer olarak tarihe geçti.

AP hükümeti, Batı ile ilişkilerde dengeyi korumak amacıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile bütünleşme çabalarına hız verdi. Bu çabalar sonucunda, 1970 yılında Türkiye ile AET arasında Katma Protokol imzalandı. Bu protokol, Türkiye'nin "ortak üye" statüsünü pekiştirerek tam üyelik yolunda önemli bir adım teşkil etti.

Dış politikada atılan bu çok yönlü adımlara rağmen, iç politikada artan çalkantılar ve siyasi istikrarsızlık, ülkeyi adım adım bir krize sürükleyerek bu göreceli başarıları gölgede bırakacaktı.

1960'lı yılların ikinci yarısı, sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada toplumsal uyanışın ve radikal hareketlerin yükseldiği bir dönemdi. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamı, Türkiye'de öğrenci ve işçi hareketlerinin daha önce görülmemiş bir şekilde siyasallaşmasına ve güçlenmesine zemin hazırladı. Bu hareketler, parlamenter siyasetin dışında yeni ve etkili bir mücadele alanı açarken, aynı zamanda ülkeyi sağ ve sol olarak keskin bir siyasal kutuplaşmaya sürükledi. Fikirsel ayrılıklar kısa sürede sokaklara taştı ve ülke, giderek artan bir şiddet sarmalının içine girdi.

Üniversite gençliği, 1960'ların ortalarından itibaren sol ve devrimci düşüncelerin en dinamik taşıyıcısı haline geldi. Bu süreç, fakültelerde kurulan Fikir Kulüpleri ile başladı. Bu kulüpler, 1965'te Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu (FKF) kurarak daha örgütlü bir yapıya kavuştu. FKF, 1969'daki kurultayında adını Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu'na (DEV-GENÇ) dönüştürerek Türkiye devrimci solunun ana damarlarından biri oldu. Bu dönemin sembolik öğrenci eylemleri şunlardı:

·        ABD 6. Filo Protestoları: Temmuz 1968'de ABD 6. Filo'sunun İstanbul'a gelişi, solcu öğrenciler tarafından protesto edildi ve Amerikan askerleri dövülerek denize atıldı.

·        Commer'in Arabasının Yakılması: Ocak 1969'da, Vietnam'daki rolü nedeniyle "kasap" olarak nitelendirilen ABD Büyükelçisi Robert Commer'in arabası ODTÜ'de öğrenciler tarafından yakıldı.

·        Üniversite İşgalleri: Üniversite reformu ve eğitim hakkı gibi taleplerle başlayan boykotlar, kısa sürede ülke geneline yayılan üniversite işgallerine dönüştü.

Bu eylemlerde atılan "Ordu-Gençlik Elele, Milli Cephede" sloganı, gençlik hareketinin bir kesiminin beklentisini yansıtıyordu: Onlara göre, ülkedeki anti-emperyalist ve tam bağımsızlıkçı dönüşüm, ordunun ilerici kanadının desteğiyle yapılacak bir askeri müdahale ile mümkün olabilirdi.

İşçi sınıfı da bu dönemde siyasal alanda güçlü bir aktör olarak sahneye çıktı. Hükümetle uzlaşmacı bir çizgi izleyen Türk-İş'e alternatif olarak 1967'de kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), işçi hareketini hızla politize etti ve sınıf mücadelesini ön plana çıkardı. Bu dönemin zirve noktası, 15-16 Haziran 1970 olayları oldu. Hükümetin, DİSK'in etkinliğini kırmak amacıyla sendikalar kanununda yapmak istediği değişikliğe karşı DİSK'e bağlı on binlerce işçi, İstanbul ve İzmit'te fabrikalardan çıkarak yürüyüşe geçti. Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemlerinden biri olan bu direniş, hükümette büyük bir korku yarattı ve hükümet, olayları bastırmak için sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı.

Sol hareket güçlendikçe kendi içinde ideolojik ayrışmalar da derinleşti. Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) parlamenter ve demokratik mücadele yolunu yetersiz bulan ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunan gruplar, silahlı mücadeleyi bir seçenek olarak görmeye başladı. Bu süreç, iki ana devrimci örgütün doğuşuna yol açtı:

·        Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO): Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi isimlerin önderliğinde, kırdan şehre doğru bir gerilla mücadelesini savunan ve "dağcılar" olarak anılan grup.

·        Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP-C): Mahir Çayan liderliğinde, "şehir gerillası" taktiğini benimseyen ve öncü savaşı savunan grup.

Bu örgütler, banka soygunları, Amerikan askerlerini ve yetkililerini kaçırma gibi sansasyonel eylemlerle silahlı mücadeleyi başlattı.

Solun yükselişi, sağda güçlü bir tepkinin doğmasına ve yeni örgütlenmelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu tepkinin merkezinde, Alpaslan Türkeş liderliğindeki Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) bulunuyordu. CKMP, 1969'da Adana'da yaptığı kongrede adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirdi ve ideolojisini "Türk-İslam Sentezi" üzerine inşa etti. MHP, solcu gençlik hareketlerine karşı üniversitelerde ve sokaklarda kendi gençlik örgütlenmesini kurdu:

·        Ülkü Ocakları: Üniversitelerde solcu öğrencilere karşı bir güç olarak örgütlendi ve kısa sürede yurt geneline yayıldı.

·        Komando Kampları: Ülkücü gençlere siyasi ve paramiliter eğitimlerin verildiği yaz kampları kuruldu. Bu kamplarda gençlere "Beş vakit namaz, Türk İslam Tarihi, yakın dövüş teknikleri, komünizmin içyüzü, miting düzenleme ve dağıtma usulleri" gibi alanlarda eğitimler verildi. Bu kamplarda yetişen gençlere "komandolar" veya "bozkurtlar" adı verildi.

Bu dönemde toplumda anti-komünist hava giderek yayıldı. Çeşitli sağ ve muhafazakâr derneklerin düzenlediği "Komünizmi Tel'in Mitingleri" ile sol hareketler hedef gösterildi ve toplumsal kutuplaşma daha da derinleşti.

1960'lar, Kürt sorununun sol siyasetin gündemine girdiği bir dönem oldu. TİP'in Doğu Anadolu'da düzenlediği "Doğu Mitingleri" ile bölgenin ekonomik geri kalmışlığı ve etnik sorunları ilk kez kitlesel olarak dile getirildi. Bu süreçte, Kürt aydın ve öğrenciler tarafından kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Türkiye'deki sol hareket ile Kürt siyasi hareketi arasındaki bağların kurulmasında önemli bir rol oynadı.

Sağ ve sol gruplar arasındaki fikirsel mücadelenin kısa sürede kanlı sokak çatışmalarına dönüşmesi ve Adalet Partisi hükümetinin bu olaylar karşısında yetersiz kalması, ülkeyi adım adım bir askeri müdahaleye daha yaklaştırdı.

1969 seçimleri öncesinde seçim sisteminde yapılan değişiklik (Milli Bakiye sisteminin kaldırılıp barajsız d'Hondt sistemine geçilmesi), AP ve CHP gibi büyük partilerin daha az oyla daha fazla milletvekili çıkarmasını sağladı. TİP gibi küçük partiler ise meclisteki temsil güçlerini büyük ölçüde yitirdi. AP, oy oranı düşmesine rağmen milletvekili sayısını artırarak yeniden tek başına iktidar oldu. Bu değişikliğin siyasi sonuçları ağır oldu: Sosyalist partilerin mecliste sadece 2 vekille temsil edilmesi, solun parlamenter mücadeleden umudunu keserek sokağa inmesinde, öğrenci ve işçi eylemlerinin artmasında ve sol içerisinde darbeci fikirlerin güçlenmesinde doğrudan etkili oldu. Toplumsal kriz derinleşirken, iktidardaki Adalet Partisi de kendi iç sorunları ile boğuşuyordu.

27 Mayıs'ta siyasi yasak getirilen eski DP'lilerin siyasi haklarının iade edilmesi konusu, parti içinde ve ordu nezdinde büyük bir gerilime neden oldu. Demirel, bir yandan kendi tabanından gelen af taleplerini karşılamak, diğer yandan da ordunun sert tepkisinden çekinmek arasında sıkıştı. Bu konudaki tereddütlü tavrı, ordu ile ilişkileri germekle kalmadı, aynı zamanda parti içindeki muhalif kanadın elini güçlendirdi. 1969 seçimleri sonrası artan iç muhalefet, 11 Şubat 1970'te hükümetin bütçe oylamasında zirveye ulaştı. Demirel'in liderliğine karşı çıkan 41 AP'li milletvekili, bütçeye ret oyu vererek kendi hükümetini düşürdü. "41'ler Olayı" olarak tarihe geçen bu hadise, merkez sağdaki ilk büyük parçalanmayı tetikledi. AP'den ayrılan muhalifler, Ferruh Bozbeyli liderliğinde Demokratik Parti'yi kurdu.

Aynı dönemde AP içerisindeki bir diğer bölünmenin temelinde ise İstanbul merkezli büyük sanayi sermayesi (Koç, Sabancı) ile AP politikaları tarafından dışlandığını hisseden ve yükselen "Anadolu sermayesi" arasındaki çıkar çatışması yatıyordu. Bu ikinci grubun siyasi temsilciliğine soyunan Necmettin Erbakan, partisinden veto edilince 1970'te Milli Nizam Partisi'ni kurarak "Milli Görüş" hareketini başlattı.

Tırmanan toplumsal anarşi ve hükümetin kendi içindeki bölünmelerle felç olması, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasete yeniden müdahalesine zemin hazırladı. 12 Mart 1971'de verilen askeri muhtıra, sadece bir hükümeti devirmekle kalmadı, aynı zamanda 1961 Anayasası'nın getirdiği görece özgürlükçü dönemi sona erdirdi. Bu, ordunun meclisi kapatmadığı ancak emir-komuta zinciri içinde sivil siyasete doğrudan talimat verdiği, "post-modern müdahale" olarak nitelendirilebilecek bir eylemdi ve Türkiye siyasetinde yeni bir dönemi başlattı.

Askeri müdahaleyi tetikleyen faktörler, çift yönlü bir krizin sonucuydu:

·        Toplumsal Anarşi: Hükümetin, tırmanan öğrenci ve işçi eylemleri, siyasi cinayetler ve sağ-sol çatışmaları karşısında kamu düzenini sağlamada yetersiz kalması, ordu komuta kademesi için birincil gerekçeydi.

·        Ordu İçindeki Cuntalar: Ordu içinde, sol eğilimli subayların "9 Mart Cuntası" gibi darbe hazırlıkları yapması, komuta kademesinde kendi hiyerarşilerini koruma ve emir-komuta zinciri dışı bir "alttan müdahaleyi önleme" refleksi yarattı. Bu durum, 12 Mart Muhtırası'nın sadece sivil hükümete karşı değil, aynı zamanda ordunun kendi içindeki radikal unsurları tasfiye etme operasyonu olduğunu da göstermektedir.

·        Komuta Kademesinin Tutumu: Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanları, AP hükümetinin anarşiyi bitiremediği kanaatine vararak, hem toplumsal düzeni sağlamak hem de ordu içindeki kontrolü yeniden tesis etmek amacıyla müdahale kararı aldı.

12 Mart 1971'de radyodan okunan muhtıra, hükümete açık bir ültimatom niteliğindeydi. Muhtıra, "Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş..." ifadesiyle başlıyor ve "partiler üstü bir anlayışla" güçlü bir hükümetin kurulmasını talep ediyordu. Aksi takdirde ordunun "idareyi doğrudan üzerine alacağı" tehdidinde bulunuyordu. Muhtıra karşısında Başbakan Süleyman Demirel, ülkeyi daha derin bir krize sokmamak ve meclisi açık tutmak gerekçesiyle direnmeyerek istifa etti. Bu tavrı, siyasi tarihe "şapkasını alıp gitmesi" olarak geçti.

Adalet Partisi'nin 1965-1971 yılları arasındaki iktidar dönemi, Türkiye'nin siyasi tarihinde derin ve kalıcı izler bırakan, kendi içinde büyük çelişkiler barındıran bir kesittir. Bu dönem, bir yüzüyle Cumhuriyet tarihinin en yüksek büyüme hızlarından birinin yakalandığı, büyük sanayi ve altyapı hamlelerinin yapıldığı bir "kalkınma dönemi" olarak hatırlanır. Ancak madalyonun diğer yüzünde, demokrasinin askeri vesayetin gölgesinden kurtulamadığı, toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği ve siyasi şiddetin tırmandığı bir "kriz dönemi" bulunmaktadır. AP'nin ekonomik başarılarına rağmen siyasi ve toplumsal istikrarı sağlayamaması, 12 Mart müdahalesine zemin hazırlamıştır. Bu dönem, ekonomik modernleşmenin siyasi ve toplumsal modernleşme ile paralel yürümediği takdirde ne denli kırılgan bir yapı ortaya çıkaracağının tarihsel bir kanıtı olarak kalmış; yarattığı derin ideolojik fay hatları, Türkiye'yi 1970'ler boyunca devam edecek çok daha kanlı bir çatışma sarmalına mahkûm etmiştir.



Kaynakça :

Aydın, Suavi, ve Yüksel Taşkın. 1960’dan Günümüze Türkiye Tarihi. İletişim Yayınları, 2020.

Bilgiç Ünlü, Tuba. “İç ve Dış Politikada Çeşitlilik 1965-1971”. On Dokuz Mayıs Üniversitesi Akademik Veri Yönetim Sistemi, t.y.

Börklüoğlu, Levent. Tanzimat’tan Günümüze Türk Siyasal Hayatı. Dora Yayınları, 2020. https://www.kitapyurdu.com/kitap/tanzimattan-gunumuze-turk-siyasal-hayati/494505.html.

Fedayi, Cemal. “ADALET PARTISI’NIN BIRINCI DÖNEMI: 1961-1971”. Muhafazakar Düşünce Dergisi 16, sy 57 (2019): 123-50.

Kaya, Mehmet Orhan. “Türk Siyasal Hayatında Adalet Partisi”. Sakarya Üniversitesi, 2004.

Kolektif. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat (Kolektif ) Fiyatı, Yorumları, Satın Al - Kitapyurdu.com. Yordam Kitap, 2022. https://www.kitapyurdu.com/kitap/osmanlidan-gunumuze-turkiyede-siyasal-hayat/379967.html&filter_name=t%C3%BCrkiyede+siyasal+hayat.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adnan Menderes'in İdam İle Sonlanan Trajik Hayat Hikayesi

Türkiye'de Siyasal İslam'ın Kısa Tarihi ( 1923 - 2002 )

Türk Siyasetinin İlk Muhalefet Partisi: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası